Dinin ilk öğreticisi olan Hz. Peygamber ve onun doğrudan yetiştirmiş olduğu Ashâb-ı Güzînden sonra merkezden etrafa doğru yayılma gösteren İslâm, İspanya’dan Çin’e kadar ve daha sonra okyanus ötelerine kadar uzanmış, çok farklı kültür ve coğrafyalarda yaşanır hale gelmiştir. Gerek merkezden gerekse Saadet Asrından uzaklaşmanın yanında bilgi ve ilgi düzeylerindeki farklılaşma, dini daha kolay öğrenme ve yaşama imkanlarını kolaylaştırmayı zorunlu hale getirmiş ve belli başlı İslâm şehirlerinde belirmeye başlayan ilim halkaları giderek birer fıkıh ekolüne dönüşmüştür. Medine’de İmam Malik, Bağdat’ta İmam Ebû Hanîfe, Mısır’da İmam Şâfiî gibi seçkin İslâm âlimleri zaman içinde içtihat ve metot farklılıklarıyla tanınır hale gelmişti. Öte yandan özellikle Kamu Hukuku alanında devlet görüşü olmalı ilkesi ve İslâm’ın yazılı kaynakları olan Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamberin sünnetini doğru ve metodik bir tarzda anlama ve rivayet farklılıklarını uzlaştırma veya aralarında tercih yapma, Kur’ân ile Sünnet arasındaki muhtemel söylem farklılığını çözümleme ve bazı konularda bilgi üreten kimselerin kendilerine ulaşmamış rivayetlerden habersiz olmaları problemleri ayrı bir uzmanlık alanının doğmasını zorunlu kılmıştı. İlmi münakaşa ve münazaraların halka yansımadan ve kafa karışıklığının önünü almak adına Abbasi Halifesi Ebû Cafer Mansur, Medine ilim meclisinin reisi konumunda olan İmam Mâlik b. Enes’ten bir kitap yazmasını istemiş ve buna göre ülkenin her yerinde hukuk ve din eğitiminde farklı ses ve görüşlerin devlete yansımamasını sağlamaya çalışmıştır. Her ne kadar talebe olumlu bir cevap verilmese de İmam Mâlik’in el-Muvatta adlı eserini kaleme almaya başlaması bu hadiseden sonra olmuştur. Devletin soruna istediği tarzda bir çözüm bulamaması, ilerleyen yıllarda bu kez Hanefî ekolün yaşayan iki büyük imamından önce Ebû Yusuf’un, onun vefatı üzerine Muhammed b. Hasen eş-Şeybânî’nin Kâdi’l-Kudât’lık yani devletin yargı organının başına getirilmeleriyle çözüme kavuşturulmuştur.
Tarih boyunca kurulan İslâm devletlerinin yöneticilerinin tercihine göre söz konusu mezheplerden biri devlet tarafından benimsenmiş ve temel eğitim de hukuk eğitimi de buna göre şekillenmiştir. İslâmiyet’i kabul etmeleriyle birlikte tarih boyunca kurulan Müslüman Türk Devletlerinin tercihleri de hep Hanefîlikten yana olmuştur. Bunun sebebi İslâm ile şereflenen ilk Türk topluluklarının dini öğrenmek ve halklarına öğretmek adına gönderdikleri kimselerin Bağdat’a gelip yukarıda adı geçen Hanefî ekolün kurucu imamlarından ve Ebû Hanîfe fıkhının sonraki nesillere aktarılmasında en büyük katkıyı sağlayan İmam Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî’ye öğrenci olmalarıdır.
Türklerden İslâm’ı öğrenmek için Bağdat’a geldiği bilinen en eski isim Buhâralı Ebû Hafs el-Kebîr’dir. İmam Ebû Hanîfe’nin vefat ettiği 767 (150 h.) yılında doğmuş ve 832 (217 h.) yılında vefat etmiştir. İslâm’ın dışa yansıyan kısmını konu edinen Fıkıh ilmini Bağdat’ta İmam Muhammed’den öğrenmiştir. Ebu Hafs el-Kebîr sayesinde Buhara “İslâm’ın Kubbesi” olarak anılır olmuştur. Buhara’da başlatmış olduğu Hanefî öğreti oğlu Ebû Hafs es-Sağîr tarafından sürdürülmüş ve Samanoğulları Devletiyle kurmuş oldukları iyi ilişkiler sayesinde başta Buhara ve Semerkant olmak üzere Maveraünnehir’in önemli şehirleri Hanefî fıkhının sonraki nesillere aktarılmasında merkezi bir konuma yükselmiştir. Böylece Karahanlılar, Harzemşahlar, Gazneliler, Selçuklular ve Osmanlılar hep Hanefî mezhebini resmi mezhep olarak kabul etmişlerdir. Selçukluların meşhur veziri Nizamülmülk bir ara devletin mezhebini Şâfiîlik olarak değiştirmek istemiş ve bu amaca binaen Nizamiye Medreselerini kurmuşsa da istediği değişimi sağlayamamıştır. Osmanlıların Kanunlaştırma Hareketleri bağlamında hazırlamış oldukları ve 1876’da yürürlüğe giren Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye de Hanefî mezhebi esaslarına göre tedvin edilmiştir. Bu durum 4 Ekim 1926 yılında İsviçre Medenî Kanunun kabulüne kadar devam etmiştir.
Bilindiği gibi Osmanlı Devleti Şer’î esaslara göre yönetilen, yüzlerce yıl dünya müslümanlarının Hilafet müessesesini bünyesinde barındıran, nihayet 29 Ekim 1923’te tarih sahnesinden çekilen bir devletti. Yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti kısa bir süre Halifelik müessesesini korumuş, nihâyet 3 Mart 1924’te Hilafet de kaldırılarak son halifenin yetkileri Türkiye Büyük Millet Meclisine devredilmişti.
1924 Anayasası 2. maddesinde “Türkiye Devletinin Dini İslâm’dır” hükmü yer alırken, 1928’de 1222 sayılı kanunla bu madde değiştirilmiş ve “Türkiye Devletinin dini, Dîn-i İslâmdır” maddesi anayasadan çıkarılmıştır. 5 Şubat 1937’de Anayasa’nın 2. maddesinde yine değişikliğe gidilmiş ve Laiklik ilkesi devletin temel ilkesi olarak kabul edilmiş ve daha sonraki Anayasalarda bu esas korunmuştur. Dolayısıyla 1961 ve 1982 anayasalarında devletin dinine dair herhangi bir maddeye yer verilmemiştir. Hal böyleyken 1961 anayasası Kişilik Hakları başlığı altında vicdan ve din hürriyetinden bahsedilmiştir. 1982 Anayasası 2. Maddesinde “Devletin insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir Hukuk Devletidir” denilmektedir. 10. Maddede ise “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” denilmekte ve hiçbir kişiye, aileye, zümreye ve sınıfa imtiyaz tanınamayacağı belirtilmektedir.
Geldiğimiz noktada devletin dine bakışının tarafsızlık ilkesine dayalı olduğu, herhangi bir din veya mezhebin devlette resmen tanınmadığı, inancın kişilik hakkı ve vicdanî bir durum olduğu farklı hükümlerle ortaya konulmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Laikliği resmen kabul etmesi ve anayasal düzenlemelerle dine ve mezhebe bakışını ortaya koyması, Hukuk Devletinde dini esasların dikkate alınmayacağını ifade etmekle birlikte hukukun konusu olmayan alanlarda ve bireysel olarak dini hayatı sürdürebilmekte belli bir mezhebi tercih ileri derecede konunun uzmanı olmayan kimseler için bir zorunluluktur. Zira doğru bilgiye ulaşmak, doğru kabul edilen bilgiler arasında bir tercih yapmak ve ona göre öğrenip yaşamak ve dini hayatı kolayca yaşama imkânı bulmak ancak mezheplerden birini tercih etmekle mümkün olur. Aksi halde bir kimsenin asli kaynaklardan kendi başına doğru dini bilgiyi elde etmeye çalışması, sadece abdest ve namaz hakkında mevcut bilgileri derleyip belli bir sonuca ulaşabilmesi için yıllarca gayret göstermesini gerektirmektedir. Bu ise herkesin üstesinden gelebileceği bir iş değildir.
Müslüman devletlerin batı karşısında mağlubiyetler yaşaması ve kimi bölgelerde onların sömürgesi haline gelmesi dikkatleri Batıya çevirmiş ve elde ettikleri başarıya giden yolda hangi aşamalardan geçtikleri inceleme konusu olmuştur. Milli Eğitim müfredatında Türk gençlerine gerekçe olarak Batının sanat ve edebiyatta Rönesansı, dinde Reform hareketlerini ve teknolojik ilerlemede Sanayi devrimini yaptıkları öğretilmektedir. Geçmişte bizlere çok ağır bedeller ödeten bu kötüye gidişin önüne geçmek adına 1720 yılında Lale Devri, 1839’da Tanzimat ilan edilmiş, 1840’tan itibaren Kanunlaştırma Hareketleri ile hukukta şer’îlikten uzaklaşma başlamış, 1876’da Osmanlı’nın ilk Anayasası olan Kânûn-ı Esâsî’nin kabulü ile Birinci Meşrutiyet Dönemi başlamış, Osmanlı Ordusu Yeniçeri Ocağının kapatılmasıyla (1826 Vak’a-i Hayriyye) batılı tarzda bir yapıya bürünmüş, Medreselerin yanına Batılı mektepler açılmış, Şer’iyye Mahkemelerinin yanı sıra Nizamiye Mahkemeleri kurulmuş, 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edilmişse de batı karşısındaki kötüye gidişin önü alınamamıştır. Nihayet Saltanat kaldırılarak Cumhuriyete geçilmiş ve devletin yönetim şekli değişmiş, Halifelik kaldırılarak da İslâmî esasların gölgesi devletin üzerinden uzaklaştırılmıştır.
Kısaca özetlemeye çalıştığımız bu süreçler yaşanırken geri kalmışlığın dini zaviyeden analizinde fatura önce Tasavvuf ve Fıkhî mezheplere çıkarılmış, İslâmî yaşayışta iki aslî kaynak olan Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamberin Sünnetinin yeterli olacağı öne sürülmüş, batılı tarzda akademik yapılanmaların İslâmî İlimleri de konu edinmeye başlamasıyla birlikte Hz. Peygambere ait olduğu öne sürülen Sünnet kültür ve birikiminin o kadar da güvenli olmadığı bazı çevrelerce her fırsatta dillendirilir hale gelmiş ve “Bize Kur’ân yeter” sloganı yine bazı çevrelerce halka benimsetilmiştir. Böylece dikkatler Kur’ân-ı Kerîm’e çevrilmiş, bu kez de içerisinde bilimle, tarihle, sosyolojik gerçeklikle, popüler ahlâk anlayışıyla bağdaşmayan âyetler olduğu öne sürülmüş, tarihsel olduğundan dem vurulmuş, aynı konuların birçok kez tekrarlandığından söz edilmiş ve çözüm olarak “akılla çelişen vahyin güncel olamayacağı” ifade edilmiştir. Ve bütün bunlar konuyla ilgili neredeyse hiçbir bilgi birikimine ve alt yapıya sahip olmayan insanların gözü önünde yapılmaya başlanmıştır.
Ortada bir sorun olduğuna karar veren bazı kimseler de kendi gayretleriyle “Tıkanan İslâm Anlayışı”na kendilerince çözümler üretmeye koyulmuştur. Bazıları zekât nisaplarının güncellenmesinden, bazıları Ramazan’ın Aralık veya Ocak ayına sabitlenmesinden, bazıları Kurbanın fakir Latin Amerika ülkelerinde kesilmesinden söz ederken bazıları daha detaylı fıkhi hükümlerde yeni yeni içtihatların peşine düşmüştür. Öte yandan bu tartışmaları sessizce izleyen genç nesil, dini hayatından çıkarır olmuştur. Kendilerini dindar olarak tanımlayan kimselerin oranı hızla azalmaktadır.
Gerçek olan şu ki; ülkeleri ordular, devletleri hükümetler, halkın inancını da ulema sınıfı korur. Bu görevi Osmanlı Devleti zamanında Padişah adına Şeyhülislamlık yürütür, Meşihat-i İslâmiyye halkın itikadını bozacak, ameli hayatını tehlikeye sokacak ve din anlayışını zedeleyecek akımlarla mücadele ederdi. Cumhuriyetle birlikte devlet Laiklik ilkesini benimsediği için devletin herhangi bir kurumunun böyle bir görevi yürütmesi Laik Devlet ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Her ne kadar Diyanet İşleri Başkanlığı kendisine soru yöneltilmesi halinde bazı açıklamalar yapsa da bazı çevrelerin “Laiklik” gerekçesiyle saldırı ve ithamlarına maruz kalmakta ve bu sebeple yasaların kendisine çizdiği sınırı ihlal etmeme gayreti içine girmektedir. Çünkü Laik düzende din ve mezhep resmen savunulamaz. Bu durumda halkın sahip olduğu dini inancını ya da felsefî düşüncesini bir kültür olarak Sivil Toplum Kuruluşları aracılığıyla tanıma ya da tanıtma hakları saklıdır. İşte bu düşünce ve hedefler doğrultusunda Türk toplumunun İslâmiyeti kabul edişinden beri sahip olduğu Hanefî kültürünü, yeni nesillere arzu etmeleri halinde tanıtabilmeyi ilke edinerek 2016 yılında Ankara’da Vakfımızı kurmuş bulunmaktayız.
Biz biliyoruz ki, İslâm Dini belli bir hak mezhebin görüşlerini benimsemeden çok zor yaşanır. Bu durum, hastalanan bir kimseyi, kendi kendini tedavi edebilmesi için büyük bir ilaç deposuna sokup, bir ilaç bulup iyileşmesini tembih etmeye benzer. Bu kimsenin şifa bulması ne kadar muhtemel ise kendi kendini zehirlemesi, ölüme kadar varacak hastalıklara maruz kalması da o kadar mümkündür. Mutlaka işin uzmanı bir hekimden yardım almalı hatta ilacın prospektüsünde yazılanları da dikkate almayarak doktorun önerdiği şekilde tedavi sürecini yürütmelidir. Din işi de en az sağlık işi kadar önemli ve ciddi bir iştir. Belli bir disiplin, istikrar, ciddiyet ve samimiyet gerektirir. Dolayısıyla dinî eğitim ve yaşayış en kolay şekilde belli bir mezhebin görüşlerini öğrenerek başlamalıdır. Aksi halde eline bir Kur’ân-ı Kerîm ya da Hadis külliyatı tutuşturulan kimse aktarılan bilgileri merakla sorgulayıp aralarında mantıkî bir tutarlık aramaya koyulursa tatmin edici cevap ve çözümler bulmakta zorlanacağı için dinin tamamını yargılamaya ve soğumaya başlar. Bu sebeple olsa gerektir “Dinsizlik mezhepsizlikle başlar” denilmiştir.
Zaman ve şartların değişmesi ve dinî alanda yanlış bilgiye doğru bilgiden daha çabuk ulaşılması gerçeği bizleri böyle bir gayret içine girmeye zorlamıştır. Bu çok kolay bir iş olmadığı gibi tek bir dernek ya da vakfın üstesinden gelebileceği bir mesele de değildir. Bizler öncelikle sorunlara dikkat çekmek istemekte ve çözümün bir parçası olabilme gayreti içinde bulunmaktayız.
Gayret bizden başarı Allah’tandır.